''John Steinbeck 1960 yılında Amerika’yı yeniden keşfetmek üzere Fransız kaniş cinsi köpeği Charley ile birlikte Long Island’tan çıkıp önce kuzeye, oradan batıya, oradan da güneye Teksas’a kadar uzanan uzun bir yolculuğa çıkar. Yolculuğa çıktığı karavanının yan tarafına İspanyol yazısıyla Rocinante (Don Kişot’un atının adı) yazdırmıştır. Yolculuk sırasında başından çok ilginç ve güzel şeyler geçer. Seattle’a geldiğinde yıllar öncesine göre çok farklı bir şehirle karşılaştığını fark eder ve şunları yazar:
“Her yerde çılgın bir büyüme, kansersi bir büyüme vardı. Buldozerler yemyeşil ormanları dümdüz ediyor, ağaçları odun olarak kenara istifliyordu. Yıkılmış beton binaların beyaz artıkları gri duvarlar önüne yığılıyordu. Kalkınma neden bu kadar yıkıma benziyor acaba?”
Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında ''
( Bülent Gündoğmuş)
BM Çevre ve Kalkınma Konferansı (Rio Zirvesi)’nın üzerinden yaklaşık otuzüç yıl geçti, bu zaman zarfında dünyanın içine sürüklendiği “ekolojik kriz”, “iklim krizi”, “gıda krizi” daha da derinleşti. IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) 2018’de yayınladığı raporda iklim krizine son vermek için değil ama sadece sınırlayabilmek için 12 yılın kaldığını belirtiyor.
Görünen o ki bu durum uluslararası sermayenin çok da umurunda değil. Yeşil Devrim ile birlikte doğayı, tarımı, insanlığın tüm ortak varlıklarını sermayenin birikim alanına çeviren kapitalizm, kendi krizini aşabilmek için iklim krizini, ekolojik krizi, gıda krizini alabildiğine derinleştirip, sorunun insanlığın sorunu olduğuna, yaşananlardan tüm insanların sorumlu olduğuna vurgu yaparak krizleri “olağanlaştırmaya” çalışıyor.
İçinde bulunulan, adeta insanlığın sonunu imleyen son derece tehlikeli krizler döneminin doğal bir akışın ürünü olmadığı muhakkak. Bu durumun sebebi, sermayenin ortak varlıklar üzerindeki tahakkümüdür. Kapitalizmin kendi krizine aşmak için ortak varlıklar üzerindeki tahakkümü sadece kriz dönemlerine ait bir durum değil, bu tutum kapitalizmin varlık sebebi; kapitalizmin oluşum sürecinde 16-18. yy. da İngiltere’de toprakların ortak kullanımına son verildiğini, kırsal nüfusun neredeyse tamamının mülksüzleştirilerek yerinden yurdundan edildiğini ve işçileştirildiğini görüyoruz. Bu tahakküm kapitalizmin “ilk günah” ından bu yana katlanarak devam ediyor. Marx’ ın ilkel birikim olarak da sözünü ettiği bu “ilk günah”, ortak varlıkların sermaye tarafından gaspı sistemin her krizinde kendini yenileyerek devam ediyor. 1870’ lerden bu yana sermayenin her krizinde tıpa tıp sonuçlarla karşılaşıyoruz. Ancak 2008 krizinden bu yana küresel şirketlerin daha açık ve sert saldırılarıyla karşı karşıyayız. Küresel şirketler devletler ve hükümetler aracılığıyla toprağa, suya, havaya, ormanlara, gıdaya, tohuma el koyuyor.
Toprak gasplarıyla paralel yürüyen, tarımın küresel şirketlerce endüstrileşmesi toprağın doğal döngüsünü bozuyor, ekosisteme geri dönülemez zararlar veriyor. Ülkemizde halihazırda, turizm, maden, enerji, yatırımları bahanesiyle, “kalkınmacılık” ve “büyüme” söylemleriyle, üzerinde tarım yapılan araziler küresel şirketlerin lehine yapılan düzenlemelerle, devlet eliyle “kamu yararına acele kamulaştırma” yöntemleriyle baş döndürücü bir hızla yağmalanıyor.
Büyük şehir yasasıyla bir gecede mahalle yapılan köylerin meraları, yaylaları, harman yerleri, ortak ekili-dikili alanları belediyelerin ellerine geçti ve borç kapatma aracı olarak köy kahveleri dahi ya satıldı ya da endüstriyel tarım-hayvancılık şirketlerine kiraya verildi. Köylü imar uygulaması dolayısıyla ev yapamazken endüstriyel tarım şirketleri meralara hayvancılık yatırımı adı altında inşaatlar dikmeye başladı.
Mülksüzleştirilen, kota uygulamaları ile tarım yapamaz hale getirilen köylü yaşam alanlarını terk edip kendi için dahi gıda üretemez duruma geldi. İşçileştiler, bilmedikleri işlerde ucuz iş gücü olarak çalışmak zorunda kaldılar. Tarım ve gıda üretimi de giderek daha fazla küresel şirketlerin insafına kalmaya başladı. Şirketlerin elinde giderek endüstrileşen tarım, toprağın nicelik olarak bozulması, biyolojik çeşitliliğin yok olması, gıda egemenliği sorunlarını beraberinde getirdi. Küresel şirketlerin sınırsız büyüme ve kar hırsıyla bir meta haline getirilen gıdanın, şirketlerin tahakkümü altına girmesi, üretici olarak mülksüzleştirilen, sözleşmeli tarım ile köleleştirilen ve kendi ürettiğine yabancılaştırılan köylünün üretim ilişkileri açısından sorun olmanın yanında, yaşamın olmazsa olmazı olan besin sorununu da açığa çıkardı. Güneş ışığından aldığı enerji yerine fosil yakıtlar ve kimyasallarla üretilen sağlıksız gıdalar insanlık için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu üretim şekli, toprak ve su için, toprakta yaşayan canlı organizmalar ve ekosistem için öldürücü sonuçlar doğururken insan vücudunun bağışıklık sistemine de kalıcı hasarlar veriyor. Yani küresel şirketlerin gıda üzerindeki tahakkümü, sadece çiftçilerin haklarını değil gıdayı tüketenlerin yaşam haklarını, sağlıklı beslenme haklarını da gasp ediyor.
Bu durum çok sıradan bir bakışla dahi “gıda egemenliği” sorunudur ve birlikte bir mücadele perspektifinin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Dünyanın pek çok yerinde, sermayenin ortak varlıkların üzerindeki tahakkümüne karşı gelişen çok güçlü kitlesel hareketler gözlemleyebiliyoruz. Bolivya’nın Cochabamba kentinden, İtalya ve İspanya’ya su’yun özelleştirilmesine karşı verilen “su savaşları” da denilen mücadeleler ve hatta “gezi isyanı” bu hareketlere örnek olarak gösterilebilir.
Ancak sermayenin, ortak varlıklar üzerindeki tahakkümünün kapitalizmin iç dinamiklerinden kaynaklanan sistematik bir işleyiş olduğunu kavrayamayan/kavramayan, dolayısıyla çatışmanın sınıfsal karakterini açığa çıkaramayan/çıkarmayan, mücadeleyi kapitalizmi aşmak üzerinde okuyamayan/okumayan, sistemin bütününe dair bir itiraz örgütleyemeyen/örgütlemeyen hareketlerin, çok güçlü çıkışlar da yapmış olsalar, zaman içinde –kazanımlara da bağlı olarak- yavaş yavaş sönümlendiğini, kendi içine dönüp otonomlaştığını, kendini soyutlayarak yerel direnişler olarak kaldığını da gözlemliyoruz.
Özerk alanlar oluşturarak kapitalizmin baskısından kurtulmak mümkün mü, ya da kapitalizm buna nereye kadar izin verir (mi)?
Kapitalizmin küresel şirketlerinin, ortak varlıkların talanı üzerinden dünyayı yok etmeye doğru evrilen, insallığa karşı meydan okumasına “son çıkış” dan önce dur diyebimek için daha fazlasına ihtiyacımız var.
Sistem içi bütün çözüm önerilerini radikal bir biçimde reddeden, sorunun siyasal ve sınıfsal karakterini ortaya çıkaran, radikal bir dönüşüm kaçınılmaz hale gelmiştir; bu duruma ertelemeci bir mantıkla yaklaşmadan, ekoloji-iklim mücadelelerini kendi bütünlüğü içinde birleştiren bir “gıda egemenliği hareketi” yaratmak üzere hemen bu günden başlayarak yola çıkılmalı.
Nadir GÜVEN
Yorumlar
Kalan Karakter: