Çok yorucu, çok emek isteyen bir çalışma…
Zeytin toplama.
Üç hafta önce eşimle birlikte başladığımız zeytin toplama maratonunu bugün çok şükür tamamladık. Bu yıl Trilye zeytinleri neredeyse yok hükmündeydi. Buna rağmen Edremit zeytinlerimizden yağa kavuştum. Geçen yıl iki bin üç yüz kilogram zeytinyağım olmuştu; bu yıl rekolte oldukça düşük, yalnızca yedi yüz kilogram yağ elde edebildik.
Bu zeytinyağının yirmide birini öşür olarak Hilaliye Eğitim Vakfı’na bağışlayacağım. Bu da otuz beş kilogram yağa denk geliyor. Ayrıca Ulucami Kur’an Kursu’na da zeytinyağı bağışım olacak. Hürriyet Mahallesi’nde oturduğum apartmandaki altı komşuma da birer litre zeytinyağı hediye edeceğim.
Yirmi bir gün boyunca sabah yedi otuzdan akşam on sekize kadar yoğun bir tempoda çalıştık. Ben silkme motoruyla uğraşırken, eşim zeytin ağacının tepesinde tarakla kalan zeytinleri düşürdü. Oldukça riskli bir işti; dalından düşmesi büyük bir faciaya yol açabilirdi. Zeytin toplamada eşimin emeği yüzde yetmişse, benimki yüzde otuzdur. Zoru birlikte başardık.
Bir yanda çalışkan, hırslı abim ve eniştem… Diğer yanda işten korkmayan, azimli abim ve yengem… Sosyal medyada yazma bağımlısı bendeniz, onlardan geri kalmadık ama itiraf etmeliyim ki eşim beni adeta sürükleyerek tarlaya ulaştırdı. Sabriye–İsmail ve Ahmet–Meryem çiftlerinin rekabeti, azmi ve çalışkanlığı inanılmazdı. Eşim, bu yarışın dışında kalmamak için olağanüstü bir direnç gösterdi. Onun çalışma temposunu izlerken kendi kendime utandığım anlar oldu. Ben de tempoyu artırıp ablam, eniştem, abim ve yengemin hızına yetişmeye karar verdim.
Ancak ne kadar çabalasam da avuç içine sığan cep telefonunun markajından tam anlamıyla kurtulamadım. Facebook’ta yazmaya duyduğum istek, zamanımı çalan en büyük etken oldu. Çünkü ben idealist bir insandım; gündemdeki konulara dair yorum yapmadan duramazdım. Onlar ertesi gün çalışmak için erkenden yatarken, ben yine internette uzun bir yolculuğa çıkıyordum. Yazmak… Çok yazmak… Ölümüne yazmak. Edebiyat benim için çok önemliydi.
Taşıdığım imamlık kimliği de okumamı ve yazmamı tetikliyordu. Okumayan, araştırmayan, sorgulamayan bir yörük toplumunun ortasında kıyasıya bir mücadele veriyordum. Traktör üzerinde gaz pedalına basarak römorkla zeytinlerin arasında gezinen Mustafa, akşam olunca sosyal medyada tepiniyordu. Bu bir bağımlılık, bir tiryakilikti.
On iki hanelik Seğirdim Köyü’nde emekli olmanın verdiği özgürlükle dolaşıyordum. Müftünün markajından kurtulmuştum artık. Mevzuatın hükümleri benim için geçerli değildi. Camide sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kıldırma zorunluluğum olmadığı için, her ay beş yüz lira ödediğim Digitürk’te Fenerbahçe’nin maçlarını dilediğim gibi izliyordum.
Müftü, imam, müezzin, Kur’an kursu öğreticisi, müdür, murakıp, şube müdürü, şef… Tüm bu unvanlar Akhisar Müftülüğü’nde kalmıştı. Ben ise çok sevdiğim Türk sanat müziğini dinleyerek, sosyoloji ve tarihin yamaçlarında geziniyordum. Aykırı, marjinal kimliğimle dolaşmaktan çekinmiyordum. Köylüler bana bakınca manidar bir şekilde gülümsüyor; ben de aynı gülümsemeyle karşılık veriyordum.
Köylülerle aramızda derin bir uçurum vardı. Çünkü onlar gazete, dergi, kitap okuyan insandan hoşlanmazdı. Ben ise yönetmeyi sever, yönetilmeyi sevmezdim; bu yüzden aramızda bir sorun olmazdı. Yoksul bir ailenin çocuğu olmadığım için kendimi avantajlı hissediyordum. Geçen yıl hac farizasını yerine getiren abimle bile aramızda büyük bir bakış farkı vardı.
Bağnaz ve yobaz bir toplumda yaşamanın dayanılmaz sancısını sırtımda taşıyordum. Ama mücadelem sürecek. Cesur, cömert kimliğimle yoluma devam edeceğim. Dedikodu, gıybet ve haset tufanı beni sarsamayacak.
Yorumlar
Kalan Karakter: