Tarih, her zaman gürültüyle konuşmaz. Bazen susar, bekler, izler. Ve zamanı geldiğinde, haksız yere yargılanmış olanların itibarını sessizce iade eder. Sultan II. Abdülhamid Han, işte bu geç gelen adaletin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Bugün, vefatının yıl dönümünde onu anarken; yalnızca bir padişahı değil, yıkılmak üzere olan bir imparatorluğun altında ezilmeyi göze almış bir vicdanı anıyoruz. Çünkü Abdülhamid Han, saltanat sürmedi; yük taşıdı. Tahtı bir iktidar alanı değil, bir sorumluluk kürsüsü olarak gördü.
En Zor Zamanın Adamı
Abdülhamid Han tahta çıktığında Osmanlı Devleti, tarihte belki de hiç olmadığı kadar yalnızdı. Kırım Harbi’nin yorgunluğu, Balkan isyanlarının harareti, Batı’nın bitmek bilmeyen baskıları ve içeride kök salan ihanet şebekeleri… Devletin kasası boş, ordusu yorgun, halkı umutsuzdu.
İşte böyle bir zamanda Abdülhamid Han, şunu fark etti:
Bu devleti ayakta tutacak olan şey artık gösterişli zaferler değil; sabır, akıl ve dirayetti.
O yüzden savaş çığırtkanlığı yapmadı. Masada kaybetmemek için sahada geri adım atmayı bildi. Bu tavır, onu anlamayanlar tarafından “korkaklık” olarak yaftalandı. Oysa gerçek şuydu: Cesaret, bazen kılıcı çekmemekte gizlidir.
Diplomasiyle Kurulan Direnç
Sultan Abdülhamid Han, diplomasiyi bir savunma hattı gibi kullandı. İngiltere, Rusya, Fransa ve Almanya arasındaki çıkar çatışmalarını ustalıkla okudu. Hiçbirine tam anlamıyla yaslanmadı, hiçbirine de tümüyle düşman olmadı. Bu denge siyaseti sayesinde Osmanlı Devleti, beklenenden çok daha uzun süre ayakta kaldı.
Bugün bile uluslararası ilişkilerde “denge politikası” konuşuluyorsa, Abdülhamid Han’ın bu alandaki mahareti yeniden ve yeniden okunmalıdır.
Halifelik Bilinci ve Ümmet Hassasiyeti
Onu çağının ötesine taşıyan en önemli unsurlardan biri de halifelik makamına yüklediği anlamdı. Abdülhamid Han, kendisini yalnızca Osmanlı tebaasının değil; dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların da hamisi olarak görüyordu.
Afrika’dan Hindistan’a, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar uzanan bir gönül coğrafyası vardı onun zihninde. Bu yüzden Pan-İslâmizm siyaseti geliştirdi. Bu siyaset, Batı için bir “tehlike”, ümmet için ise bir umut kapısıydı.
Filistin: Emanetin Şuuru
Filistin meselesi, Abdülhamid Han’ın vicdanını en çıplak hâliyle ortaya koyar. Parayla, tehditle, vaatle gelen tekliflere karşı sergilediği duruş; sadece siyasî değil, ahlâkî bir reddiyedir.
“Ben o toprakları satmam; çünkü bana ait değil” diyebilmek, ancak emaneti idrak etmiş bir liderin sözüdür. Bugün Filistin’de yaşanan her acı, Abdülhamid Han’ın neden hedef alındığını da açıkça göstermektedir.
Hicaz Demiryolu: Duayla Örülen Bir Hat
Hicaz Demiryolu, Abdülhamid Han’ın hem stratejik zekâsının hem de ümmet tasavvurunun somut hâlidir. Bu demiryolu, sadece Medine’ye giden bir yol değil; kalpten kalbe uzanan bir bağdı.
Batı’nın “sömürü yollarına” karşı, ümmetin “birlik yollarını” inşa etti. Üstelik bu büyük proje, dış borçla değil; ümmetin gönüllü katkılarıyla hayata geçti. Bu bile tek başına, onun nasıl bir lider olduğunu anlatmaya yeter.
Eğitimle Dirilen Devlet
Abdülhamid Han, bir devletin geleceğinin sınıflarda inşa edildiğini biliyordu. Onun döneminde açılan okullar, modern eğitim sisteminin temel taşlarını oluşturdu. Kız çocuklarının eğitimi dahi bu dönemde gündeme alındı.
Kütüphaneler, arşivler, tercüme faaliyetleri… O, bilgiden korkmayan, aksine onu yöneten bir devlet anlayışını savundu.
İstihbarat: Ayakta Kalmanın Bedeli
Bugün “baskı” diye eleştirilen pek çok uygulama, aslında dağılmakta olan bir devletin son savunma refleksleriydi. Abdülhamid Han, içerideki ihanet ağlarını görüyordu. Bu yüzden tedbirliydi. Çünkü biliyordu ki; devletler dış düşmanlardan çok, iç çürümeyle yıkılır.
Tahttan İndirilen Bir Hakikat
En büyük trajedisi ise şuydu:
Abdülhamid Han, kendi zamanında anlaşılmadı. Tahttan indirildiğinde, sadece bir padişah değil; bir devlet aklı da susturuldu. Ondan sonra yaşananlar ise, onun neden direndiğini acı bir şekilde gösterdi.
Bugünden Bakınca
Bugün geriye dönüp baktığımızda daha net görüyoruz:
Abdülhamid Han, istibdat değil; istikrar arayışındaydı.
Korku değil; sorumluluk taşıyordu.
Geri kalmışlık değil; gelecek tasavvuru vardı.
O, yıkımı geciktiren değil; yıkımın şartlarını erteleyen bir liderdi. Ve belki de bu yüzden, tarihin en ağır yükünü tek başına omuzladı.
Vefatının yıl dönümünde Sultan II. Abdülhamid Han’ı rahmetle, minnetle ve derin bir hürmetle anıyoruz. Onu anlamak, geçmişe methiye dizmek değil; bugünü doğru okumak, yarını sağlam kurmak demektir.
-Şeyda GÖKTEN
Yorumlar
Kalan Karakter: