Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir kadınlar matinesi görüntüsü dolaşıma girdi.
Sahnede bir dansöz…
Kıyafeti alabildiğine açık, neredeyse vücudunun tamamı teşhirde.
Göğsü yarı açık, oturma organı görünür derecede.
Kendinden emin, şehvetli hareketlerle salonu coşturuyor.
Bir yandan müzik, bir yandan alkış sesleri…
Ama sahnede sadece bir dansöz oynamıyor; bir toplumun vicdanı yavaş yavaş eriyor.
Kamera çevriliyor;
2-3 yaşlarında küçük çocuklar şaşkın gözlerle dansöze bakıyor.
Biraz ötede 14-15 yaşlarında genç kızlar, dansözün hareketlerini taklit ediyor.
Gülüyorlar, eğleniyorlar, hatta gururla video çekip paylaşıyorlar.
Dansöz kendine para taktırırken, etrafındakiler onu alkışlıyor.
Oysa kimse farkında değil, orada alkışlanan şey bir kadının sanatı değil; teşhirin normalleşmesi.
Bugün o çocukların gözünde belki sadece “oynayan bir abla” var.
Ama yarın bu görüntülerin bıraktığı iz çok derin olacak.
Çünkü insan, çocukken gördüğünü büyüyünce tekrar etmeye meyillidir.
Göğsü açık dolaşmayı, vücudunu sergilemeyi “özgürlük” sanacak;
utanmayı, edebi, ölçüyü “gericilik” zannedecek bir nesil yetişiyor.
15 yaşındaki bir genç kız, sahnedeki kadını alkışlarken aslında kendi kadınlık onurunun sınırlarını yitiriyor.
Edep, ağırbaşlılık, zarafet gibi kavramlar bu görüntülerin arasında boğulup gidiyor.
Bir kadının kendini teşhir etmesi “cesaret” diye pazarlanıyor, oysa asıl cesaret kendini koruyabilmektir.
Ve en acısı, bu ortamda çocuklarını bulunduran aileler…
Bir anne, bir baba nasıl olur da 2-3 yaşındaki çocuğunu böyle bir ortama getirir?
Nasıl olur da o küçük gözlere bu görüntüleri reva görür?
“Eğleniyoruz canım, ne var bunda?” diyerek geçiştirilen bu durum, aslında bir değerler faciası.
Eğlence elbette olmalı, kimse buna karşı değil.
Ama ölçü olmalı, sınır olmalı.
Özgürlük; başkalarının gözlerini kirletmek değil, kendi onurunu koruyabilmektir.
Bir toplumun ilerlemesi, ne kadar teşhir edildiğiyle değil, ne kadar nezaketini koruyabildiğiyle ölçülür.
Bugün o salonlarda kahkahalar yükseliyor olabilir ama,
yarın aynı salonlarda büyüyen çocuklar kimlik bunalımı içinde kaybolacak.
Çünkü bu görüntüler, sadece bir eğlence değil; kültürel bir zehir gibi yavaş yavaş topluma yayılıyor.
Aile dediğimiz kurum, bir çocuğun ilk okuludur.
O okulda öğretilen değer “utanmak”, “ölçülü olmak” değilse;
bir süre sonra toplumun her köşesinde teşhir, bayağılık, ölçüsüzlük sıradan hale gelir.
Bir zamanlar edep yoksunluğu utanılacak bir şeydi,
şimdi övünçle paylaşılan bir yaşam tarzına dönüştü.
Bir zamanlar “ayıp” denilene şimdi “özgürlük” diyoruz.
Ama unutmamalıyız ki, değerlerini kaybeden bir milletin özgürlüğü de uzun sürmez.
Sahnede bir dansöz oynuyor, salon alkışlıyor…
Ama o alkışlar, aslında kaybolan bir neslin ağıtına karışıyor.
Biz farkında olmadan, eğlencenin gölgesinde çocuklarımızın masumiyetini kaybediyoruz.
Ve ne yazık ki, bu kaybın telafisi yok.
-Şeyda GÖKTEN

Yorumlar
Kalan Karakter: