Son günlerde sosyal medyada dolaşan bir görüntü, toplumun vicdanını derinden sarsacak nitelikte. Bir yanda neredeyse çıplak bir “zenne”, diğer yanda başörtülü üç kadın… Bu görüntü, sadece bir dans gösterisi değil; aksine, değerlerimizin, inançlarımızın ve kadın kimliğine duyduğumuz saygının sorgulandığı bir sahnedir.
Kimi bu görüntüyü “sanat” olarak nitelendirdi, kimi “özgürlük” diye savundu.
Oysa ortada ne sanat var ne özgürlük.
Ortada, toplumun en temel değerlerini hedef alan bir ahlaki saldırı, bir kültürel tahribat var.
Tesettür, sadece bir giyim biçimi değil; bir inancın, bir hayâ ve edep anlayışının sembolüdür.
Onu, çıplaklıkla aynı karede göstermek, sadece tezat yaratmak değildir — inançla alay etmektir, kutsala meydan okumaktır.
Böylesine zıt bir görüntü, kimi çevrelerce “sanatın cesareti” olarak lanse edilse de, aslında toplumun manevi dokusunu parçalayan bir zihniyetin ürünüdür.
Sanat, provoke etmek için değil, düşündürmek için vardır.
Sanat, insanın ruhunu yüceltmek içindir; kirletmek için değil.
Bir toplumu ilerleten sanat, ahlaka saldıran değil, onu estetik bir dille koruyan sanattır.
Bugün maalesef “özgürlük” kavramı da içi boşaltılmış, yönü şaşmış bir hale getirildi.
Toplumsal duyarlılıkları hiçe sayan, inanç değerlerini küçümseyen her davranışa “özgürlük” etiketi yapıştırılıyor.
Oysa özgürlük, başkalarının kutsallarına saygısızlık yapma hakkını vermez.
Sanatın görevi; ayrıştırmak değil, birleştirmek, yıkmak değil, inşa etmektir.
Bu tür sahneler sadece birkaç dakikalık bir dans değil; bilinçaltımıza işlenen, değerlerimizi aşındıran, toplumsal duyarsızlığı besleyen bir süreçtir.
Zamanla “ayıp” denilen şeyler “normal”, “saygısızlık” denilen şeyler “modern” haline geliyor.
Ve bu dönüşüm, en tehlikelisi: sessizce gerçekleşiyor.
Toplum, farkına bile varmadan ahlaki sınırlarını kaybediyor.
Kadın, bu topraklarda daima saygının, zarafetin, inancın simgesi olmuştur.
Bugün kadın bedenini teşhir ederek, kadını özgürleştirdiğini sananlar, aslında kadını bir meta haline getiren sistemin sözcülüğünü yapıyor.
Tesettürlü kadını, çıplak bir figürle yan yana koyarak “farklılık” ya da “sanatsal kontrast” yaratmaya çalışanlar, aslında kadının kimliğini, inancını ve duruşunu aşağılıyor.
Bu bir sanat deneyi değil, değerlerle alay eden bir zihniyetin dışavurumudur.
Devletin ilgili kurumları, bu tarz içeriklere karşı daha dikkatli olmalı.
Sanatın ve özgürlüğün arkasına saklanarak yapılan her değer aşındırması, toplumsal barışa, inanç özgürlüğüne ve aile kurumuna zarar verir.
Toplumun manevi dengesi, birkaç gösteri uğruna bozulacak kadar önemsiz değildir.
Aileler de bu süreçte büyük bir sorumluluk taşıyor.
Artık çocuklarımız sadece okulda değil, ekranda, internette, festivalde, dizide, sosyal medyada da eğitiliyor.
Ve maalesef bu eğitim çoğu zaman değer erozyonuna hizmet ediyor.
O nedenle anne babalar, çocuklarını korumakla kalmamalı; onlara değerlerini sevdirmeli, inançlarına sahip çıkmanın ne demek olduğunu anlatmalıdır.
Unutmayalım ki, değerlerimizi kaybedersek kimliğimizi kaybederiz.
Kimliğini kaybeden bir toplumun da ne geleceği olur, ne umudu.
Bugün “sanat” adı altında yapılan bu tür gösterilere sessiz kalmak, yarın kendi inançlarımıza, kutsallarımıza yöneltilecek saldırılara da zemin hazırlamaktır.
Bir toplumun direnci, sadece ekonomisiyle ya da siyasetiyle değil, değerlerine sahip çıkma kararlılığıyla ölçülür.
Bu görüntü, bize bir kez daha hatırlatıyor:
Bizim asıl meselemiz, sadece bir dans sahnesi değil; inancın, ahlakın ve vicdanın korunması meselesidir.
Bu yüzden susmamak, duyarsız kalmamak ve değerlerimizi savunmak, hepimizin insanlık borcudur.
-Şeyda GÖKTEN
Yorumlar
Kalan Karakter: