Bir festival düzenleniyor…
Adına “müzik”, “özgürlük”, “gençlik” diyorlar.
Ama sahnede bir grup solisti, eline mikrofonu alıyor ve karşısındaki binlerce gence, yüzü kızarmadan şu sözleri söylüyor:
“Çadırlarda sevişildi mi?”
“İçeri gizli gizli içki sokuldu mu?”
“Pişman olacağınız şeyler yapıldı mı?”
Bu cümleler bir şaka değil.
Bu ülkenin gençlerine, onların gözlerinin içine baka baka söylenen sözler.
Kültürün, ahlakın, vicdanın, aile yapısının yerle bir edildiği bir sahne.
Ne yazık ki, toplum olarak bu çürümenin tam ortasında yaşıyoruz.
Artık “ayıp” denilen şeyler, “özgürlük” adı altında yüceltiliyor.
Eskiden utanç sayılan davranışlar, şimdi modernliğin simgesi haline getiriliyor.
Bir neslin zihnine, kalbine, inancına adeta dinamit yerleştiriliyor.
Eskiden babalar çocuklarına “utan” derdi, şimdi utanmak bile utanılacak hale getirildi.
Kızlarımıza “özgür ol” derken, onları iffetlerinden, değerlerinden koparıyorlar.
Erkeklere “kendin ol” derken, erkekliğini, sorumluluğunu, karakterini ellerinden alıyorlar.
“Cinsiyet değiştir”, “bedenin senin”, “hayat senin” sloganlarıyla başlayan bir zehirlenme süreci var.
Bu sözler kulağa özgürlük gibi gelse de, aslında bir neslin ruhunu çalan bir projedir.
Birileri çok akıllıca oynuyor.
Eğlence, festival, müzik gibi masum görünen alanların içine sinsice yerleştirilen bir ideolojik bomba var.
Gençlerin ilgisini çekmek, zihinlerini ele geçirmek için en zayıf noktalardan sızıyorlar.
Bir şarkı, bir konser, bir dizi, bir reklam…
Hepsi aynı amaca hizmet ediyor:
Aileyi zayıflatmak, toplumu kimliksizleştirmek, inancı yok etmek.
Bugün “festival” dedikleri yerde çadırların ardında olanları konuşuyoruz,
yarın “özgürlük” diyerek ahlaksızlığı alkışlamaya alıştırılacağız.
Bir milletin çöküşü sessiz olur derler ya; işte o sessizlik bu.
Kimse fark etmiyor ama birer birer değerlerimiz elimizden alınıyor.
Uyuşturucu, fuhuş, alkol, cinsiyetsizlik, pornografi...
Hepsi artık gençliğin günlük hayatına sızmış durumda.
Aileden koparılan çocuk, kolay yönlendirilir.
İnançtan uzaklaştırılan genç, kolay ikna edilir.
Kendi kimliğinden utandırılan insan, kolay teslim alınır.
Ve biz bunu “eğlence”, “modernlik”, “özgürlük” zannediyoruz.
Oysa özgürlük, değersizlik değildir.
Özgürlük, sınır tanımazlık değildir.
Özgürlük, kendi özünü kaybetmek hiç değildir!
Bir sabah uyandığınızda kızınız “artık erkek olmak istiyorum” derse,
oğlunuz “kendimi kadın gibi hissediyorum” diyorsa,
şaşırmayın. Çünkü bu değişim, bir gecede değil; yıllar içinde planlanmış bir projeyle gerçekleşiyor.
Çocuklarımıza dayatılan bu yozlaşma kültürü, yalnızca sahnede değil, sosyal medyada, dizilerde, reklamlarda, hatta okul etkinliklerinde bile karşımıza çıkıyor.
Her yerde aynı mesaj:
“Ne istersen yap, hiçbir şey ayıp değil, kimse karışamaz.”
Ama kimse demiyor ki:
“Bu yaptığın sana, ailene, toplumuna zarar verir mi?”
Aile kutsaldır.
Aile, bu milletin en güçlü kalesidir.
Ve bugün o kale, her yönden kuşatma altında.
Gençlerimizi hedef alan bu sözde özgürlük projeleri, toplumu temelden yıkmak için tasarlanmış birer stratejik hamledir.
Artık sessiz kalmamak gerekiyor.
Anne, baba, öğretmen, kanaat önderi… kim olursak olalım, bu gidişata dur demek zorundayız.
Çocuklarımızın kimlerle vakit geçirdiğini, hangi etkinliklere gittiğini, ne dinlediğini, neye inandığını bilmek zorundayız.
Yoksa bir gün uyanıp da kendi evladımızı tanıyamayabiliriz.
O yüzden bu yazıyı bir çağrı olarak kabul edin:
Çocuğunuza sahip çıkın.
Onu “yasaklarla” değil, bilinçle koruyun.
Onu “korkutarak” değil, sevgiyle yönlendirin.
Ama en önemlisi, gözünüzü asla ondan ayırmayın.
Çünkü geleceğimiz, çocuklarımızın ellerinde.
Ve onları koruyamazsak, bir millet olarak geleceğimizi de kaybederiz.
-Şeyda GÖKTEN
Yorumlar
Kalan Karakter: