Cennet Görünümlü Cehennem: Epstein Adası ve Suskun Dünyanın Anatomisi
Bazı yerler vardır…
Haritalarda maviyle çevrilidir ama karanlıkla hatırlanır.
Bazı isimler vardır…
Öldükten sonra bile soruları yaşamaya devam eder.
Karayipler’in ortasında, “Little St. James” adlı küçük bir ada bulunuyor. Palmiyeler, özel plajlar, lüks villalar… Dışarıdan bakıldığında bir zenginlik rüyası. Sıkı güvenliğiyle, izole yapısıyla ve ulaşılmazlığıyla insana güven hissi veren bir yer. Sûretâ bir cennet parçası.
Ama tarihte nice cennet görünümlü cehennem vardır.
Bu adanın sahibi Jeffrey Epstein’dı. Bir dönem finans dünyasında dolaşan, hayırsever bağışlarıyla elit çevrelere giren, kapıları devlet başkanlarına, kraliyet mensuplarına, milyarderlere ve ünlülere açık bir iş insanı. Resmî sıfatları belirsizdi ama nüfuzu tartışılmazdı.
Sonra perde aralandı.
Epstein’ın adı; küçük yaştaki çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamalarıyla, adasında düzenlendiği iddia edilen karanlık organizasyonlarla, gizli kayıtlarla ve şantaj iddialarıyla anılmaya başlandı. İddialar öyle sıradan değildi. Sadece bireysel bir suç hikâyesi değil; küresel ölçekte bir güç, sır ve sessizlik ağına işaret ediyordu.
Ve sonra Epstein öldü.
2019 yılında, ABD’de yüksek güvenlikli bir cezaevinde…
Kameraların çalışmadığı, gardiyanların görevlerini yerine getirmediği bir gecede…
Resmî kayıtlara göre intihar.
Kamu vicdanına göre ise hâlâ karanlıkta kalan bir ölüm.
Ama mesele Epstein’ın nasıl öldüğü değil yalnızca.
Asıl mesele, nasıl yaşadığı.
Bir insan nasıl olur da yıllarca neredeyse hiçbir denetime takılmadan, dünyanın en güçlü isimlerini ağırlayabilir?
Nasıl olur da hakkında onlarca şikâyet varken sistem tarafından korunur gibi yoluna devam edebilir?
Nasıl olur da bazı dosyalar kapanır, bazı tanıklar susturulur, bazı sorular hiç sorulmaz?
Epstein tek başına bir canavar mıydı, yoksa daha büyük bir yapının sadece görünen yüzü mü?
İddialara göre adada yaşananlar sadece bireysel sapkınlıklarla sınırlı değildi. Güçlü isimlerin zaafları kayıt altına alındı mı? Bu kayıtlar birer şantaj malzemesi olarak mı kullanıldı? Siyasî kararlar, ekonomik yönelimler, uluslararası ilişkiler bu karanlık ağdan etkilenmiş olabilir mi?
Bu sorular soruldu.
Ama cevaplar gelmedi.
Çünkü bazı isimler ya hiç yargı önüne çıkmadı ya da dosyalardan adları itinayla ayıklandı. Epstein’ın “yakın çevresi” hâlâ hayatta. Hâlâ toplum içinde. Hâlâ saygın. Projektörler sürekli ölüye tutulurken, yaşayanlar karanlıkta bırakılıyor.
Bu da ister istemez şu soruyu doğuruyor:
Gerçekten bilmediğimiz için mi susuluyor, yoksa bildiklerimiz fazla mı tehlikeli?
Bugüne kadar kamuoyuna yansıyan belgeler, uçuş kayıtları, tanık ifadeleri… Hepsi bir şeyler anlatıyor ama hiçbir zaman bütünü göstermiyor. Parçalar var, tablo yok. Her yeni bilgi, bir perdeyi aralıyor ama arkasında başka bir perde daha çıkıyor.
Sanki dünya, bu hikâyenin tamamını duymaya hazır değil.
Çünkü bu hikâye sadece bir adamın suçu değil.
Bu hikâye; paranın, nüfuzun ve sırların, hukukun önüne geçtiği anların hikâyesi.
Bu hikâye; “dokunulamaz” denen insanların gerçekten dokunulmaz olup olmadığının hikâyesi.
Belki de en ürkütücü soru şudur:
Eğer her şey tam ve sansürsüz biçimde ortaya dökülürse, bildiğimiz dünya düzeni ne kadar sarsılır?
Epstein öldü.
Ama onun temsil ettiği karanlık düzen ölmedi.
Bazı adalarda, bazı odalarda, bazı dosyalarda hâlâ nefes alıyor olabilir.
Cehennem sandığımız kadar uzak değil.
Bazen cennet gibi görünen yerlerde saklanıyor.
Ve bazen en büyük suç, yapılanlar değil…
Sessiz kalınanlardır.
-Şeyda GÖKTEN
Yorumlar
Kalan Karakter: