Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir ovanın kenarında küçük bir köy vardı. Bu köyde yaşayan ihtiyar bir seyis, yıllardır atlarıyla dostluk kurmuş, onlarla konuşmayı öğrenmişti adeta. Köy halkı ona "At Dili Bilen" derdi.
Bir gün, köyün en zengin adamı, ihtiyar seyisin en sadık atını satın almak istedi. At, yaşlıydı belki, ama sadakati, asaleti, terbiyesi dillere destandı. Seyis kabul etmedi. Çünkü o at, savaşta kendisini ölümden kurtarmış, yağmurda üstünü siper etmiş, aç kaldığında bile sahibine sadakatten vazgeçmemişti.
Ancak zengin adam kinlendi. Gücünü kullanarak köyün ileri gelenlerini ikna etti, birkaç yalanla ihtiyarın aklını sorgulattı, atına el koydurdu. At zorla alınırken ihtiyarın gözünden bir damla yaş süzüldü.
Günler geçti… Zengin adam ata binmeye çalıştı ama at hiçbir zaman onunla yürümeye razı olmadı. Ne kadar terbiye etmeye kalktıysa da at ya yere yattı ya da sahibini üzerinden attı.
Köy halkı bu durumu izledikçe hayret etti. En sonunda, köyün gençlerinden biri, ihtiyara koştu:
— Seyis dede, bu at ona neden binmiyor?
İhtiyarın cevabı kısa ve derindi:
— At adaleti unutmaz evlat. Üzerine haksızlıkla bineni taşımak, onun şanına terstir.
Ve o günden sonra köyde bir söz dolaşmaya başladı:
“Bazı atlar vardır ki, nal seslerinde adalet yankılanır. Haksızlıkla koşmaz, zulümle yürümez.”
Şeyda GÖKTEN
Yorumlar
Kalan Karakter: