Yeryüzünde bazı acılar vardır ki, sadece yaşanır; anlatılamaz. Bazı coğrafyalar vardır ki, haritalarda yer alır ama vicdanlarda yok sayılır. Bugün Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın ve Güney Asya’nın birçok bölgesinde yaşanan trajediler, modern dünyanın en büyük çelişkisini gözler önüne seriyor: Batı’nın lüksü, Doğu’nun yıkımı üzerine inşa ediliyor.
Son yirmi yılda, milyonlarca Müslüman; savaşlar, işgaller, ambargolar ve iç çatışmalar nedeniyle hayatını kaybetti. Bu ölümler çoğu zaman “demokrasi getirme”, “terörle mücadele” ya da “insan haklarını koruma” gibi kavramlarla meşrulaştırıldı. Ancak bu söylemlerin ardında yatan gerçek, çoğu zaman ekonomik çıkarlar, enerji kaynakları ve jeopolitik hesaplar oldu. Ve bu hesapların bedelini, hiçbir suçu olmayan siviller ödedi.
Irak’ta kitle imha silahları bahanesiyle başlatılan savaş, yüz binlerce insanın ölümüne neden oldu. Afganistan’da 20 yıl süren askeri varlık, bir neslin eğitimden, sağlıktan ve güvenlikten mahrum kalmasına yol açtı. Libya’da “insani müdahale” adı altında yapılan operasyonlar, ülkeyi iç savaşa sürükledi. Suriye’de ise küresel güçlerin vekalet savaşları, milyonlarca insanı yerinden etti, şehirleri harabeye çevirdi.
Bu süreçte Batılı liderler—Bush, Obama, Trump ve Biden gibi isimler—kararlarını kendi ulusal çıkarları doğrultusunda verdiler. Ancak bu kararların etkisi, sadece kendi ülkelerinde değil; binlerce kilometre ötede, bir annenin evladını kaybetmesinde, bir çocuğun yetim kalmasında, bir toplumun geleceğini yitirmesinde görüldü. Diplomasi masalarında alınan kararlar, sokaklarda kan ve gözyaşı olarak karşılık buldu.
Batı’da bir alışveriş merkezinde satılan ucuz petrol, belki bir Müslüman çocuğun hayatına mal oldu. Bir teknoloji devinin büyümesi, belki bir ülkenin altyapısının çökmesine neden oldu. Bir ülkenin güvenlik stratejisi, başka bir ülkenin varlığını tehdit etti. Bu çarpık denge, sadece ekonomik değil; ahlaki bir çöküşün de göstergesidir.
Bugün dünya, insan hakları söylemleriyle dolup taşarken; bu hakların en temel olanı—yaşama hakkı—Müslüman coğrafyalarda en çok ihlal edilen değer haline geldi. Uluslararası hukuk, güçlü olanın lehine çalışırken; mazlumun sesi duyulmaz oldu. Medya, acıyı sansürledi. Akademi, gerçeği teorilere boğdu. Ve bizler, bu sessizliğe ortak olduk.
Ancak hâlâ geç değil. Vicdan, en güçlü diplomatik araçtır. Adalet, en kalıcı barışın temelidir. Bugün bu yazıyı okuyan herkesin, bir an durup düşünmesi gerekir: Batı’nın lüksü için kaç hayat daha sönmeli? Ve biz, bu sessizliğe daha ne kadar ortak olacağız?
Mazlumun gözyaşı, sadece onun değil; insanlığın da sınavıdır. Bu sınavda tarafsız kalmak, aslında en büyük taraf olmaktır. Çünkü sessizlik, zulmün en sinsi ortağıdır.
Şeyda GÖKTEN
Yorumlar
Kalan Karakter: