Bir minibüs. Yaz güneşinin altında İzmir’den Çeşme’ye doğru ağır ağır ilerliyor. Ayakta bir yolcu, elinde küçük bir çanta, üzerinde sade bir gömlek. Polis çevirmesi, rutin bir kimlik kontrolü. Polis memuru uzatılan kimliğe şöyle bir bakıyor, sonra bir kez daha. Gözlerine inanamıyor. Kimlikte yazan isim karşısında kısa bir sessizlik oluyor:
“Bilecik Valisi Refik Arslan Öztürk.”
Memurlar bir anda toparlanıyor, durumu kavrıyor. İçlerinden biri saygıyla yaklaşıyor, “Sayın Valim, sizi biz götürelim. Devletin aracı hemen hazır.”
Cevap kısa, net, tok ve öğretici:
“Teşekkür ederim. Tatildeyken devletin aracına binmem.”
Bu cümle, bir dönemin ahlak anlayışını, kamu görevine bakışını, vicdan terbiyesini tek başına özetliyor.
Ve işte, bugün o cümleyi söyleyen insan artık aramızda değil.
Emekli vali Refik Arslan Öztürk, bu dünyadan ayrıldı.
Vali Öztürk, görev yaptığı Bilecik, Erzincan, Manisa illerinde halkın gönlünde mütevazılığıyla yer etmiş bir isimdi.
Sabahları makam aracını garajda bırakır, makamına yürüyerek giderdi.
Ankara’da yapılan valiler toplantısına katılmak için kendi cebinden otobüs bileti alır, devletin tahsis ettiği araca binmezdi. Çünkü o, devletin malına “emanet” gözüyle bakan bir kuşağın son temsilcilerindendi.
O, odasına kapanıp halkla arasına mesafe koyan bir yönetici olmadı.
Halkın arasına karıştı, dert dinledi, el sıktı.
Sorunları masa başında değil, yerinde çözdü.
Emirler yağdırıp insanların ekmeğiyle, aşıyla oynamadı; tam tersine, onlara kucak açtı, ekmek ve aş veren, el uzatan bir devlet adamı oldu.
Onun gözünde “makam” bir ayrıcalık değil, halka hizmet için bir sorumluluktu.
Bugünlerde, “İtibardan tasarruf olmaz” sözünün bir mazeret haline geldiği, lüksün “devlet ciddiyeti” olarak pazarlanabildiği bir dönemde, Refik Arslan Öztürk’ün hayatı bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Onun itibarı, ne bindiği arabadan ne de oturduğu koltuktan geliyordu.
Onun itibarı, sade yaşantısından, dürüstlüğünden, vicdanından geliyordu.
Bu ülke, Öztürk gibiler sayesinde ayakta durdu. Çünkü devletin, bina duvarlarından çok, o duvarların içindeki ahlaka ihtiyacı vardır.
Bir makam, sahibine güç kazandırmaz; sahibinin vicdanı makama anlam katar.
Refik Arslan Öztürk de tam olarak bunu yaptı.
Kendisine emanet edilen gücü, gösterişin değil, hizmetin aracı yaptı.
Onun hayatı, bugünün genç bürokratlarına, siyasetçilerine, hatta hepimize bir ders niteliğinde.
Devletin aracıyla tatile gitmemek, küçük bir detay gibi görünür.
Ama o detay, bir zihniyet farkını, bir ahlak devrimini anlatır.
O fark, “devlet benim” diyenlerle “devlet bana emanet” diyenler arasındaki uçurumdur.
Bir gazeteci olarak değil, bir yurttaş olarak söylüyorum:
Bizler, Refik Arslan Öztürk gibi insanların varlığıyla huzur bulurduk.
Onlar vardı çünkü; ölçü, ahlak, utanma, kamu terbiyesi vardı.
Şimdi onların ardından sadece bir nesli değil, bir kültürü de uğurluyoruz.
Gazeteci Saygı Öztürk’ün ağabeyi olan bu mütevazı vali, görevden değil, görev ahlakından emekli olmuştu çoktan.
Ama vicdanından hiç emekli olmadı.
Bugün ardından söylenecek söz basit ama samimi:
Mekânın cennet olsun, sayın valim.
Senin gibi insanlar sayesinde hâlâ bir umut taşıyoruz.
Devlet malına el sürmeyen, yetkiyi makam için değil, insan için kullanan, “tatildeyken bile devletin aracına binmeyen” bir yüreğin önünde saygıyla eğiliyoruz.
Allah rahmet eylesin.
Ailesine, dostlarına, meslektaşlarına ve bu ülkenin vicdanına başsağlığı diliyorum.
-Şeyda GÖKTEN
Yorumlar
Kalan Karakter: