Saraylar ihtişamın, kudretin ve görkemin simgesi olduğu kadar; aynı zamanda en derin ihanetlerin, en ustaca yalanların ve en acımasız oyunların da sahnesidir. Kimi zaman hükümdarın arkasındaki taht, önündeki düşmandan daha tehlikelidir. Çünkü en büyük tehlike, en yakındaki dalkavuğun gülüşünde gizlidir.
Sarayın duvarları kalındır; dışarıdan gelecek düşmana karşı örülmüştür. Lakin asıl düşman, o duvarların içinde büyüyen, kendini dost suretinde gösteren, ihanet tohumlarını tebessümle ekenlerdir. Onlar, hükümdarın kulağına fısıldadıkları sahte gerçeklerle sarayı zehirler, kendi planlarını devlet aklı gibi sunar, yalanlarını o kadar çok tekrar ederler ki sonunda kendileri bile inanır.
Bu oyunlar öyle ince dokunur ki; hükümdarın gözleri gerçekleri değil, gösterilmek istenen sahneyi görür. Kimi hainler, kendini devlet adamı gibi sunar; kimi, erdem kisvesi altında nifak saçar. Oysa hakikat, bir süreliğine gömülse de toprağın altına, bir gün mutlaka filiz verir. O yalan balonu, büyür büyür, sonunda patlar — hem de hainlerin tam ellerinde.
Sarayın içindeki yılanlar, öyle ustaca kıvrılır ki aralarından bazısı kendini kurt sanır, yol gösterici sanır. Ama unuturlar ki, maskeler bir gün düşer. Ve o gün geldiğinde; en kalın yalanlar bile gerçeğin keskin ışığı karşısında buhar olur.
Kimi zaman kralın gözünü perdeleyen bu oyunlar, milletin duası ve adaletin tokadıyla yerle bir olur. Gerçek, gecikir ama mutlaka gelir. Ve geldiğinde, tüm düzenbazlar olduğu gibi ortaya dökülür. Sahte iyiler, maskeleriyle birlikte hükmünü yitirir; gerçek kötülükleri herkesin önüne serilir.
Size bir kıssa anlatayım o halde..
Gölgedeki Yılan
Bir zamanlar bir hükümdar, sadakatinden hiç şüphe etmediği bir vezire büyük yetkiler vermişti. Vezir, her gün hükümdarın kulağına başkaları hakkında fısıltılar eder, kendini yüceltirken başkalarını küçültürdü. Zamanla sarayda pek çok kişi gözden düştü, susturuldu, uzaklaştırıldı.
Günün birinde, hükümdarın en güvendiği atı zehirlenerek öldü. Herkes şaşkındı, vezir hemen birini suçladı ve cezalandırılmasını sağladı. Ama yıllar sonra, o dönemin eski bir hizmetkârı ölüm döşeğinde her şeyi anlattı: Atı zehirleyen aslında vezirin kendisiydi. Çünkü hükümdar, o ata çocukluğundan beri çok değer verir, onunla saatler geçirirdi. Vezir, bu bağı kıskanmış ve araya zehirli bir perde örmek istemişti.
Hükümdar gerçeği öğrendiğinde, sadece vezire değil; ona bu kadar körü körüne inanan gözüne de öfkelendi.
O günden sonra sarayda şöyle bir söz dillerden düşmedi:
> “Gölgesine güvenen yılan, güneş doğunca açığa çıkar.”
Hasılı; ne kadar derin olursa olsun bir ihanet, ne kadar ustaca örülürse örülsün bir yalan, hakikat onu bulur. Çünkü gerçek, güneş gibidir; er ya da geç doğar ve karanlıkları parçalar.
Ve unutulmamalıdır:
İyilik maskesiyle dolaşan kötüler, bir gün o maskeyle birlikte yok olur. Geride sadece çürümüş niyetleri kalır.
-Şeyda GÖKTEN
Yorumlar
Kalan Karakter: