Mesai çıkışıydı…
Yorgun bir günün ardından evime doğru ilerlerken, Gardalya Mahallesi’nde öylesine bir manzara ile karşılaştım ki, içimde sarsıcı bir sükûtun yankısını hissettim.
Karşıdan gelen iki genç… Biri erkek, biri kız.
Karanlığı sırtına giymiş gibiydi erkek; baştan ayağa simsiyah. Siyah tişört, siyah pantolon, siyah ayakkabılar… Gözünde sürme, saçında boncuklar, sakalında bile… Kulağında yukarıya doğru sıralanmış küpeler.
Yanındaki kız… Askılı bir üst, şort, dizlerine kadar içten çekilmiş dantelli çoraplar, dekolte ve deliklerle süslenmiş bir beden. Piercing sayısı saymakla bitmez… Dilinde, göbeğinde, dudağında, kaşında, burnunda… Ve konuşmaları, gülüşleri, hallerindeki boşluk… İçimde bir cümle yankılandı:
“Bu gençler ne ara bu kadar savruldu?”
Baktım… Sadece baktım.
Bir toplumun aynası olan gençliği seyrettim. Yozlaşmayı, örnek alınan batı tarzı sahte özgürlükleri, ‘bireysellik’ kılıfında sunulan kimliksizliği seyrettim.
Ve düşündüm…
Bu çocuklar hangi evde büyüdü?
Hangi anne-baba bu hâle sessiz kaldı?
Kim bu çocuklara haramla helalin farkını öğretmedi?
Kim sustu da bu gençler edep çizgisinden bu kadar uzaklaştı?
Kültürümüzün, inancımızın, örf ve ahlakımızın temelleri sarsılıyor. Artık özgürlük, ‘nefsin isteklerine boyun eğmek’le eşdeğer sayılıyor.
Oysa insanı insan yapan nedir? Ölçü, sınır, edep, haya…
Ve bu değerlerin olmadığı bir gençlik; boşlukta sürüklenmeye mahkûmdur.
Biz bu gençlere kızmakla değil, sahip çıkmakla mesulüz.
Ama önce şunu sormalıyız kendimize:
“Biz neyi kaybettik ki, çocuklarımız da kendini kaybetti?”
Son söz niyetine…
Bir toplum, gençliğini kaybederse geleceğini kaybeder.
Ve gençlik, rol model olarak ekranlarda maskara olanları değil; ilimle, irfanla, ahlakla yoğrulmuş gerçek şahsiyetleri görmeli.
Sadece eleştirmek değil, yönlendirmek de bizim görevimiz.
Karanlığa küfretmek yerine, bir kandil yakmalı belki de…
Ve unutmamalı:
“Edep bir taç imiş nur-u Hüdâ'dan,
Giy ol tacı, emin ol her belâdan.”
Yorumlar
Kalan Karakter: